KIZIL PLAKLAR

Kızılgının kırmızı gramofonu.
Burada kızıl plaklar var, şarkılar var ve yine her şeyin kırmızısı var.

Ben karalamam, kırmızılarım: insan var karşınızda

bu kez yazmadım, kustum!

Okuduğum kitaptaki kız yazdığı kitaba son veremiyor. Kendini boş ve yetersiz görmeye başlıyor. Üstelik çevresindeki insanlar ondan öyle umutlu ki. Oysa kendini güzel görünüyor diye alınıp duvara asılmış fakat bir kişinin dahi başını kaldırıp bakmadığı, çoktan durmuş ve çalışmayan bir saat gibi hissediyor. Herkesin hayatında biraz var. Fakat etkisiz eleman. Ama sözde varlığının bir nedeni var.

Sevdiği insanlar kendinden ışık yılı uzakta. Sevildiği zaten belirsiz. Bir yerden sonra “ben neyle uğraşıyorum ya” diye kendini sorguluyor. Ardından yaşamını ve başka yaşamları. O kadar karmaşık sanılan yaşamlar aslında öyle anlamsız ve saçma sapan ki. Bu resmin içinde yer almak istemiyor.

Baktı olmuyor. Yeni bir kitap yazmaya başlıyor. Sonra kendi yarattığı karakterden nefret ediyor. Onu da savuruyor bir köşeye. Gecelerce kitap okuyor ve kesinlikle uyuyamıyor. Uyusa dinlenemiyor. Beyninde müthiş bir ağırlık hissediyor. Kendini bir sırça fanusta hapsolmuş hissediyor ve nereye dönse bir yerlerine batıyor. 

Bir süre sonra ailesi psikolojik tedavi görmesi için onu bir kliniğe yatırıyor. Fakat iyileşemeyeceğinden öyle emin ki etrafındaki insanların çabalarını muzip bir gülümsemeyle izliyor. Ve hiç bir tepki vermiyor. İntiharı deniyor. beceremiyor. Daha da batırıyor işleri. Elektroterapi görmeye başlıyor. Falan filan.

Bu kitabı yazan kadın kitap çıktıktan bir süre sonra kendini gaz odasına hapsederek öldürüyor.

Oysa öyle mutlu zannediliyor ki.

Bu kadın bana bir yerden öyle tanıdık geldi ki.

Neyse korkmayın. Bende intihara meyledecek ne yürek ne cesaret var. Onu da beceremem. 

Beceriksizlerin kendilerini avutacakları belirli aktiviteler vardır. Bunlardan birincisi düşünmektir. Günün büyük bir zamanını düşünerek ve düşündükleri şeyleri gerçekleştirmeyerek geçirirler. Tembeldir çünkü bunlar. Asla bir tehlike barındırmazlar. Kafalarının içinde kan gövdeyi götürür de kimsenin ruhu duymaz.

Epeydir uğramamışım bloguma, böylece tekrardan merhaba demiş olayım ben de. 

Herkesler yerli yerinde mi hâlâ kızılcıklar?

#otdergi #ot #thepianist #wladyslawszpilman
"Hayatımın üstünde imkansız kuşlar uçuyor." 
Didem Madak

Ben bu dörtlüyü çok sevdim.
 #didemmadak #graponkağıtları #kitap #şiir #okumahalleri #bomonti #cipso #ukulele
Nilgün marmara’dan.
Sylvia plath’ın şairliğinin intiharı bağlamında analiz.

Tez mi hayat dersi mi belli değil. Tek solukta okumalık 📓😍  

#kitap #alinti #book #poem 
#Şiir #nilgünmarmara #sylviaplath #kitapkurdu #vscocam #cropic
Anlarım ki sonbahaarsııın….  Lalalalalallaaaaaa ♪♪
Ukuleleyi türkiyeye ben getirdim. Saksı değilim ben. Herkes beni dinlicek ⊙_⊙

#Mersin #ukulele #uketurkey #beach #sun #instagood #photooftheday #fun #shore #waterfoam #seashore #waves #wave #sunshine
Sonsuzluğa merdiven döşemişler. 

#beach #sun #instagood #photooftheday #amazing #beauty #shore #waterfoam #seashore #waves #wave
Rüyasında aslında burada değil. 
Aslında kedi bile değil. 
#cat #meow #dream #sleeping #photooftheday

üç mevsim sussam son mevsim ölürüm

Yaşamasını bilmeli , pek tabii. Bir Defne yaprağını bile sevebilmeli. Defne yaprakları ki… Neyse.

Düşünemiyor,

Konuşamıyor,

Aptallaşıyorum.

Kendime kızıp yine kendimi hırpalıyorum. Ve susuyorum. Sevsem de ben bir Defne yaprağını bile, yaşarken en iyi susmayı öğrendim. Türkiye’de yaşayan her kadın gibi. Sevmeyi değil. Ah bir de ölümü!

İnsanlar hâlâ başka şeylere üzülebiliyor ve hâlâ ısrarla konuşmaya devam ediyorlar. Evrende hep bir gürültü, tantana, kuru safsata.

Başım ağrıyor. İnsanlar susamıyor.

Çocuklar ölüyor. İnsanlar hâlâ susmayı beceremiyor.

Konuşuyor ama anlatmayı bilmiyor. Anlatsa dinlemeyi.

Oysa sussalar, hani ciddi ciddi sussalar ama, bir başarabilseler uyum sağlanacak. Ölüler ve yaşayanlar biraz daha yakınlaşacak. Hem zaten ölüler istese de konuşamaz ki. Ama sen onları hep duyarsın. Ensende bir hayalet gibi gezer seninle. Sen nereye o da oraya.

Ben yine de severim ama ölüleri. Onlar bilirler susmayı. Ve anlatmasam da dinlemeyi. Ve de anlamayı.

Evet, ben her bahar bir defne yaprağına aşık olurum. Güzün sararıp kışın öleceğini bile bile.

Üç mevsim yaşarız biz, sonuncusu yas.

Sorun değil,

Ben de öleceğim biri beni severken. Serin güz akşamı, belki eylülde yavaşlayacak kalbimin tıkları. İnatçıyımdır ben, belki birkaç ay dayanacağım.

Soğuk, sert bir kış sabahı vereceğim son nefesimi.

Defne yapraklarından özür diliyorum. 

Ben ölümün ne olduğunu 12 yaşındayken kollarımda iki günlük bir bebek öldüğünde öğrendim.

Henüz iki günlük. Doğalı iki gün olmuştu. Ev ana baba günü. Çocuk anneannesinin kucağındayken tuhaf sesler çıkardı. Annesi bunu duymadı, telefon ile konuşuyordu. Malum “allah analı babalı büyütsün”lü aramalar.

Odadaki herkes bakıştı durdu. Çocukta bir gariplik vardı, ama ne.

annem dürttü. “balkona git gel. çocuğu dedesinin sevmek istediğini söyle.”

Öyle yaptım. Oysa dedem sevmek istese kendi gelirdi. Neyse.

Çıktım. Bir dolanıp içeri girdim.

"Dedem bebişi sevmek istiyooor."

O an aldım çocuğu. Kucağımdaydı. Dışarı çıktım. Koridorda kafası arkaya düştü. Nefesini yokladım yüzümü yaklaştırıp. Nefes almıyordu.

Çocuğu babama verip durumu özetleyip annemi çağırdım. Ambulans çağırıldı ama tahmin edildiği gibi gelmemişti. Atlandı arabaya. Annem, babam, amcam (yani babası), hastaneye gittiler. Evde yengem dışında herkes bunu biliyordu. Ve ben o odaya giremiyordum.

O bekleyişi size anlatmamın tarifi yok. Herkes bir yandan rol yapıyor yengeme, Bir yandan da iyi haber bekleniyor.

Yengem yavaştan işkillenmeye başladı.

Millet hala rol yapıyor.

En son ufaktan çıtlatmayı denediler. Yengem telaşa verdi.

Anladı.

Hepimizden önce bilir gibi baktı.

İlk bebeğiydi.

Susamadı, konuşamadı, hiçbir şey yapamadı.

Gözlerindeki şoku size anlatmamın imkanı yok.

Henüz bir haber yoktu.

Ama dedim ya o zaten biliyor gibiydi.

Anlamış gibi.

Bebek öldü.

Aslında kucağımda ölmüştü.

Velev ki doktor da geç kalındığını söylemişti.

Aslında tam hatırlamasam da bilmem ne zehirlenmesi yüzünden öldü. Annesi zehirlemiş. Ya da onun gibi bir şey. Böyle vakalar oluyormuş. Yani hasta doğmuştu.

Ölümünün sebebiyle hiçbir alakam yoktu ama yine de kendimi suçladım.

Aradan 10 yıl geçti.

Ama yengemin gözüne baktığımda hala suçluluk hissederim.

O beni suçlu bulmasa da.

Çünkü o kadın evlat acısı yaşadı.

Dokuz ay karnında taşıdığı çocuğu bin bela haykırarak doğurup sadece İki gün kucağına alabilip sonra toprağa verdi.

Kendimi ister istemez sorumlu hissediyorum.

Ben çocukluğumca bunun ezikliğiyle yaşadım.

Ve ben bunu yaşadığımda sadece ve sadece 12 yaşındaydım.

Sen o yaşımı 6’ya katlıyorsun be adam, ama hiç yüzün kızarmıyor.

Benim öfkem burada başlıyor.

Benim yaşadığımın aksine kasıtlı bir cinayet söz konusu. Ama asıl sorumluların hiçbirinin canı yanmıyor.

Midem bulanıyor, kusacak oluyorum. Aklım almıyor.

Ölüm benim hayatımı sarsan tek şey. Beni o yaşımdan beri ölümden başka hiçbir şey üzmeye yetmiyor.

Ve bunun dahi meşrulaştığını görünce çıldırıyorum.

Bu kadar ele ayağa düştüğünü,

bu derece araç haline geldiğini,

bu derece basitleştirilip,

bir oyun haline getirilmesine,

inanın katlanamıyorum.

Ben Berkin’i hiç unutmayacağım

Kalbini kıran kıza saf duygularla yazdığı o tweeti.

Facebookta yarınlara nasıl koştuğunu yazdığı durum güncellemelerini,

ve o sımsıcak gözlerini hiç unutmayacağım.

umarım senin de beynine mıhlanır ve hep orada saplı kalır.

 

http://kizilgin.tumblr.com/ için..

sercecik:

hey! çok ilginç bi’şey’ oldu.. Yeni Türkü ‘Meğer Gülüp Geçmişim’ i dinliyodum. Blogunda geziyodum bi yandan da.. şunu okudum
"İçte kalıyor sanki bazı bazı şeyler. Kimse kimseyi artık özüne katmıyor. Biraz olsun şans gülmüşse ancak yanına alıyor. Fakat genelde yanından geçip gidiyor.

Bütün…

Penguen 2013 yıllığı #penguen #dergi #2013 #kadınlar ve tabii akabinde #cinayet ve #tecavüz ler
Goethe’den seçkiler, genç werther’in acıları vol7 #alıntı #Goethe

Nar

Yeni yazı:
Elinde sıkıca tutuyorsun, pek güzel.
İçinde binlercesi var, kimse bilmez. bilmesin, böyle daha güzel.
Aman düşürme, dağılmasın, toplayamazsın.
Aman! düşünme,
Böyle bütün kalsın. çok güzel.
Tümüyle ele alınca mükemmele ulaşıyorsan, zaten çok da deşmemelisindir.
Zaten işin içinde bir mükemmel varsa, henüz düşmemişsindir.

Tamamı için link yukarıda.

Çürük

 

İnsan özlemle beklediği günün kabusa dönüştüğünü izlerken ne kadar sakin olabilir? Peki ya bir kadın? Öylece köşeye sinip izlemişim başıma gelenleri. İzlemişim de görmemişim. 

Başıma neler gelmiş. 
Başım çok ağrıyor. 
Başım ağırlaştı. 
Başımı taşıyamıyorum. 
Başım çatlıyor.
Başım patladı.
Başım!
 
Kadın olmak nedir sahi, anlatsanıza? Bu mudur? Bu’lar bir sürü. Bu’lar hep yakan cinsten, eriten. Budur, di’ mi?  Hayır yok mu hiç bu bu’larda. Hayır, var. Hepsi “Hayır” diyor. Hep bir ağızdan. HHHHHAAAAAAAAAYYYYYYYYYIIIIIIIIRRRRRRRRRRR!!!!
 
Hayır gelmez bana benden.
 
Sev, kaybet, öl.
 
Köşelere ilişmiş mutluluklarım, üzerini de kat kat örümcek ağları kaplamış. Örümcekler. Gidin. Örümcek ağları beni de sardı. Kurtulamıyorum. Birinden kaçsam ötekine yakalanıyorum. Beynimin içini bile sardı. Düşünemiyorum. Göremiyorum, görüyorum, anlamıyorum. Ben n’apıyorum.
 
"Bitmek" tam olarak ne anlama geliyor. Ne olunca tamamen o bitime erişiyoruz. Süreç ne kadar peki? Bitmiyor. Bit gibi dalamış her yanımı, bitmiyor. Ölünce bile bitmiyormuş. Öyle diyor sarıklı din adamları, papazlar da öyle diyor. Hahamlar ne diyor bilmiyorum, hiç şahit olmadım. Hahamlar saklı insanlar sanki. Beni de saklasınlar. 
 
Kelimelere anlam yüklerken keşke onları fiili olarak da gerçekleştirebilsek. Fiili bir karşılığı olmayan kelimelerin hükmü nereye kadar sürüyor böyle? Bu kelimelerin başını çok mu boş bıraktık? Ha, ne dersiniz? İşlevlerini bilmiyorlar. Bitmek var ise o bitimi de görmeliyiz. Değil mi?
 
Çok kolay oluyor bazı şeyler. "Ahh! Kahrolsun bağzı şeyler!" Bağzı bitişler! Bitti mi?
Yok.
 
Kemiklerim acıyor gibi oluyor sanki. Gözümden bir damla yaş düşüyor, işaret parmağımdan bir damar çekiliyor. Kalbime sancı veriyor. Bir köşede kurtlansa ya cesedim. Mezar benim neyime? Hem sorular varmış orada. Öyle pat diye sorulunca cevaplayamam ki ben. Cevaplar da aklımda değil zaten.
 
Bir köşeye sinmiş bağırıyorum.
Bağır bağır bağırıyorum. 
İçimden. 
"Ben bunu hak edecek ne yaptım?"
İçimden.
 
 
Örümcekleri severdim ben. Niye her yanımı daladılar ki? Örümcekleri sevmemeli belki de. Örümcekler her beyni dalamazmış. O örümcek kafalılar başka, onları demiyorum. Sağlam beyne bir örümcek geliyorsa o işin içinde muhakkak bir bitmişlik olurmuş. Zaten tamamen bitmezmiş de. Onlar da dalarmış her yanı fırsattan istifade. Sonra mutluluklara sıçrarmış, her sevince bir ağ örermiş. Örümcekler, söylesenize;
 
"Ben bunu hak edecek ne yaptım?"
 
Örümcekler kaçışıyor. Acıdılar mı ne? Yok canım. Bence cevabı onlar da bilmiyor. Onlar ağ örüyor sadece.
 
"Bela mısın?"
Bela mıyım? 
 
Örümcekleri sevmemek gerekiyormuş.
 
Örümcekler çok acımasız. Acımasınlar zaten bana, ya sevsinler ya da gitsinler. Bence gitsinler. Gitmeyi de bilmiyorlar. Git.
 
"Ne yapmaya çalışıyor bu salak kız anlamıyorum yaa!"
 
 
Cevabın biri ortaya çıktı! Salakmışım. Sonunda bir cevap! Ohh, çok şükür.
Anlamıyorsunuz ki arkadaşım, ben belirsizliği sevmiyorum. Var ya da yok. Bu kadar basit. Basit? Değil. Bu arada nereden arkadaşım oluyorsunuz? Örümcekler? Orada mısınız? Yine susuşa geçtiler. İş üstündeler sanırım, mutluluklardan birinin bir köşesi açık kalmış. Hemen örmeli. Aman ben görmeden örmeli.
 
"Ben bunu hak edecek ne yaptım?"
Yine başıma bir şeyler yıkılıyor. Dünya mı o gelen? Parça parça dökülüyor etlerim, bir kapının çürüyen yağlı boyasını döke döke kendini yok etmesi gibi. Önce parmaklarım, sonra kulaklarım, dudaklarım, gözlerim. Gözlerime dokunmayın! Parça parça bir yığın haline geliyorum yavaş yavaş. Dünya başıma mı yıkılıyor. Sahi;
 
"Ben bunu hak edecek ne yaptım?"
 
Niye eziyet ediyormuşum ki ben bana? Öyle diyolar. Yazıkmış bana. Yazıklar olsun bana. Geçmişime kızıyorlar. Bilmiyorlar, ben geçmişime sövüyorum. Zaten ben ondan kaçıyorum. Geçmiş’miş! Kelime hatalı bir kere! Öyle bir şey yok ki. Var mı? Geçmişte mi? Öfff, sus. İnsanın teninden nefret etmesi için en az kaç kere ruhani tekmelerle yerlerde debelenmesi gerek? Belli bir limiti var mı bunun? Tenim burnuma çürümüş cardon leşi gibi kokuyor. İçin için çürüyorum bence. Önce kalpten başlasa bari. Sonra burnum çürüsün, daha fazla hissetmek istemiyorum kendimi.
 
Bazı sorular var. "Ahh! Kahrolsun bağzı sorular!" 
 
Cevaplarını bilmiyorum. Bu yüzden çürüyorum.
 
Neden sabah olmuyor? Ne zamandır sabahı koklayamıyorum. Gün aymıyor sanki bana. Aydınlansın bence artık. Biri günaydın desin.
 
Günaydın.
 
O değil de, 

"ben bunu hak edecek ne yaptım?"
Bağır bağır bağırıyorum.
İçimden.

BEN BUNU HAK EDECEK NE YAPTIM?
 
Yağmur yağsa keşke.